33 nolu tekrar
Hadis’in İzahı:
İtbân hadisini Buhari kimi
muhtasar, kimi mufassal olmak üzere kitabının on'dan fazla yerinde, tahrîc
etmişdir. Bunlar: «Kitâbü'r -Rikaak», «istitâbetül-Mürteddîn», «El-Megâzi» ve
«Et'ime» bahislerindedir.
Hadîsi, Müslim dahî bir
kaç yerde; Nesâî «Namaz» bahsinde ve başka yerlerde; İbni Mâce «Namaz» bahsinde
muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.
Mahmud b. Rabî' hadîsini
Buhârî «Ezan» bahsinde tahrîc etmişdir.
İtbân hadîsinde: «İtbân
b. Mâlik» diye başlayan ve «İtbân Dediki» cümlesine kadar devam eden kısım râvî
Mahmud b. Rabî'in sözüdür. Zahirine bakılırsa hadîsin o mikdârı mürseldir.
Nitekim Kirmânî mürsel olduğunu söylemişdir. Çünkü Mahmûd'un hadîsi, İtbân'dan
dinlediği cezmen ifâde edilmediği gibi vak'ayı gözüyle gördüğüne dâir de bir
kayıt yokdur. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in vefâtında Mahmud,
küçük çocukmuş. Ancak Buhârî'nin bir rivayetinde Mahmud 'un, İtbân b. Mâlik'den
dinlediği tasrîh edilmişdir.
Evzâî'nin, îbni
Şihâb'dan rivayetinde dahî İtbân 'dan dinlediği sarahaten zikredürnişdir.
Binaenaleyh hadîsin bu kısmı da sahâbinin, sahâbîden rivayeti kabilinden olur.
«İtban Dediki» sözü rivayet uzun sürdüğü için Mahmud tarafından tekrar
edilmişdir.
Ulemâ bu hadîsde olduğu
gibi «Bize filân rivayet etti ki, filân
şöyle demiş...» şeklindeki hadîs rivayeti hakkında da ihtilâf etmişlerdir. îmam
Ahmed ile ulemâdan bir cemaata göre bu tarzda rivayet edilen hadîs munkatı'
sayılır. Meğer ki râvînin şeyhînden işittiği sübût bula! Cumhûr'a göre böyle
-Enne» ile yapılan rivayet «An» edatı ile yapılan rivayet gibidir. Binâenaleyh
râvînin müdellis olmaması ve esah kavle göre şeyhiyle görüşmüş bulunması şartı
ile o rivayet şeyhinden işittiğine hamlolumır.
Hz. İbân'ın Bedir
harbine iştirak eden Ensâr-ı Kirâm'dan olduğu söylendiğine göre evvelâ ashâbdan
olduğunu kayda lüzum yoksa da râvî bu cümleyi, rivayetini takviye, İtbân
(Radiyallahû anh)'a hörmet ve ta'zîm ve onunla iftihar için zikretmişdir. Yoksa
Hz. İtbân'ın Bedir gazasına iştirak eden ashâb-ı kiramdan olduğu herkesçe malum
ve meşhurdur. Yahut Mahmûd b. Rabî' bu uzun tarifi onu bilmiyenIere anlatmak
için yapmışdır.
Buradaki rivâyetde Hz.
İtbân'ın bizzat Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e geldiği
bildiriliyor. Müslim'in diğer rivayetinden ise Resulullah (Sallallakü Aleyhi ve
Sellem)'e haber gönderdiği anlaşılıyorsa da iki rivayet arasında münâfât
yökdur. Zîra bir defa kendi gitmesi başka bir defa da hatırlatmak için birisini
göndermiş olması mümkündür.
Hz. İtbân'ın : «Yâ
Resûlallah! Gözlerim seçmez oldu.» demesi gözlerinin tamâmiyle görmez olduğu
yahut zayıfladığı mânâlarına gelebilir. Müslim'in bir rivayetinde: «Görmem
fenalaştı.»; başka bir rivayetinde : «Gözüme bir şey ârız oldu.» dediği
bildirilmişdirki, bunlardan, onun tamâmiyle â'mâ olmadığı anlaşılırsa da
Buhârî'nin bir rivayetinde: «İtbân â'mâ olduğu hâlde kavmine imamlık
yapıyordu.» denilmiş ve Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e hâlini arz
ederken, ben: «Gözün görmeyen bir adamım.» dediği zikredilmişdir. Mamafih Hz.
İtbân'ın yine de yüzdeyüz â'mâ olmaması; gözleri pek az gördüğü için kendisine
â'mâ demiş olması mümkündür.
İtbân (Radiyallahu anh)
Nebi Efendimizi evine Cum'a günü da'vet etmiş; o bu davete ertesi gün icabet
buyurmuşdur. Bu rivâyetde Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in
maiyyetinde yalnız Ebu Bekr (Radiyallahû anh)'in bulunduğu bildiriîmişdir.
Başka bir rivayette ise Ebu Bekir ile Ömer (Radiyallahû anhûma)'nın ikisi
zikredilmektedir. Müslim'in, Hz. Enes tarîki ile İtbân'dan rivayet ettiği bir
hadîsde İtbân (Radiyallahû anh)'ın:
«Bana Resulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile Allah'ın dilediği kadar ashabı geldiler.»
dediği görülmektedir. Bu rivayetlerin arasını bulmak için :
«Yolda çıkarken
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in yanında yalnız Hz. Ebu Bekir
varmışdır. Az sonra Ömer (Radiyallahû anh) île diğer ashâb da onlara iltihâk
ederek beraberce gitmişlerdir.» denilir.
Bu davette Resulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in evvelâ namaz kıldığı, sonra yemek yediği
bildiriliyor. Hâlbuki Müleyke hadî sinde Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in
davet olunduğu, onun da icabet ederek geldiği ve evvelâ yemek yiyerek, sonra
namaz kıldığı zikredilmişdir.
Anlaşılıyor ki
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) her iki dâvetde de ne maksadla
çağırıldı ise, işe, ondan başlamışdır. Hz. İtbân'ın daveti evinde namaz kılması
içindi. Müleyke ise yemeğe davet etmişdi. Onun için İtbân'ın evinde evvelâ
namaz kılmış sonra sofraya oturmuş; Müleyke'nin .evinde evvelâ yemek yemiş;
sonra namaz kılmışdır.
Yemek mes'elesine
gelince: Hazire: Eti ufak ufak parçalar hâlinde suda kaynatarak yapılan
yemekdir. Et iyice piştikden sonra üzerine biraz da un serpilerek bulamaç
hâline getirilir. Hazîre de mutlaka et bulunmak şartdır. İçinde et olmazsa
araplar ona «Asîde» derler. Hazîreyi, başka türlü târîf edenler de olmuşdur.
Bu rivâyetde evvelâ «Ama
hiç oturmadan eve girdi.» denilmesi az sonra da «Resulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem) kalkarak tekbir aldı.* şeklinde beyânda bulunulması ulemânın
ihtilâfına sebep olmuşdur. Bâzıları mânâyı düzeltmek için birinci cümledeki
«Hattâ» kelimesini «Hine» şeklinde okumuş ve doğrusunun bu olduğunu iddia
etmişdir. Kaadı İyâz (Rahimehullah) doğrusunun «Hîne» değil, «Hattâ» olduğunu
söylemişdir. Nitekim Sahîh-i Müslim'in bütün nüshalarında rivayet «Hattâ»
iledir. Buhârî'nin bâzı nüshalarda «Hattâ» bâzılarında «Hine» denilmişdir. Mânâ
itibâri ile bunların ikisi de doğrudur. «Hattâ» rivayetine göre mânâ : «Eve
girinceye kadar hiç bir yerde oturmadı.»; «Hîne» rivayetine göre ise «Eve
girdiği anda oturmadı.» demek olur.
Babımızın hadîsinde
«Namaza kalkarak tekbîr aldı.» denilmesi namazdan evvel oturduğuna işaret
etmektedir. Aynı rivâyetde «Hiç oturmadı.» dedikten sonra «Namaza kalkarak...»
ifâdesinin kullanılması birbirine münâfi ise de aralarını bulmak için:
«Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hiç bir yerde oturmadan Hz. îtbân'ın
yanına girmiş ve ona: Nerede namaz kılmamı istiyorsun? diye sormuşdur; Ondan
sonra oturarak bir parça istirahat etmiş ve kalkarak namaz kılmışdır.»
denilebilir.
Mahalle halkının oraya
toplanmaları, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'in teşriflerini
duydukları içindir. İçlerinden birisi Mâlik, b. Duhşun'u sormuşdur. Bu zâtın
kim olduğu belli değildir. Mâlik’in Duhşun mu yoksa Duhayşin mi dediğini râvî
kestirememişdir.
Bâzıları Mâlik b.
Duhşun'u soranın bizzat İtbân b. Mâlik olduğunu söylemişlerdir. Hattâ bu kavil
îbni Abdil-Berr'e bile nisbet edilmişdir. Fakat doğru değildir. Çünkü îbni
Abdi'l-Berr: «Mâlik b. Duhşûn 'dan nifak sâdır olması sahih değildir. Onun
tertemiz bir müslüman olması bu ithamı menedecek derecede zahirdir. Mâlik'in
Bedir gazasına iştiraki hususunda ihtilâf yokdur. Süheyl b. Amr'ı esîr eden de
odur.» demiş sonra onun hakkında ileri geri söz edenlere Resulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem)'in :
«Bu zât Bedir gazasına
iştirak etmedi mi?» buyurduğunu Hz. Ebu Hureyre'den güzel bir isnâdla rivayet
etmişdir.
îbni İshâk'in
«El-Megazî» de beyân ettiğine göre Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
Mâlik b. Duhşun ile Ma'n b Duhşun ile Ma'n b. Adiy'yi «Dirar» mescidini yakmağa
göndermiş, onlar da bu vazifeyi görmüşlerdir.
Bütün bunlar gösterirki:
Hz. Mâlik b. Duhşun nifak töhmetinden berî'dir. Gerçi onun hakkında münafık
diyen zât: «Biz onun münafıklara hep böyle yüz verdiğini ve onlara karşı
hayırhâhlığını görüyoruz.» demişse de ihtimâl o, bunu bir özürden dolayı
yapmışdır. Yahut bu sözü zahire bakarak söylemişdir. Ondan dolayı da Resulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
«Allah kendinin rizâsını
dileyerek Lâ ilahe illallah diyen kimseyi cehenneme haram kılmışdır.» buyurarak
bu sözü reddetmişdir. Hz. Mâlik'i itham eden zâtın sözünden maksadı küfür
nifakından başka bir şey de olabilir, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)'in o na mukabil:
«Bu zât hakkında böyle
söz söyleme ilâ ah...» buyurması Hz. Mâlik'in münafık olmadığına en güzel
şehâdettir.
Kelime-i şehâdet getiren
bir kimseye Allah Teâlâ'nın cehennemi haram etmesi «Onu ebedi olarak cehennemde
bırakmaz.» manasınadır. Zîra kelime-i tevhidi getiren âsi mü'minlerin
cehennemde azap olunacağı bir çok delilleerle sabit olmuşdur. İbni Tîn'e göre
bu cümlenin mânâsı : «Af edildiği ve ibâdetleri kabul buyurulduğu takdirde
cehenneme girmeyecekdir demekdir. Yahut cehennem ateşinden murâd kâfirlere
mahsûs olan ateşdir. Filhakika onların ateşi mü'minlere haramdıı. Zîra
Dâvûdî'nin beyânina göre, cehennem ateşi yedi dereceye ayrılmışdır. Münafıklar
ve îblîs ile Hz. Âdem'in kardeş katili oğlu en alt derecede yanacaklardır.
İbni Şihâb bu hadîsin
doğru olup olmadığını Tâbiîn'in mevsuk râvîlerinden Husayn b. Muhammed'e
sormuş, o da tasdik etmişdir.
Kirmani diyorki:
«Hadîsin râvîsi Mahmud b. Rabî' âdil bir zât olduğu hâlde acaba îbni Şihâb,
Zührî bu hadîsi başkalarına sormaya neden lüzum görmüştür? dersen:
Ben de derim ki: Yâ hadîsin
sübûtu kuvvet bulsun da kalbi iyice yatışsın diye yahut mürsel rivayet ettiği
veya hadîsi çocukluğunda bellemiş olduğu için sormuşdur. Çocukluğunda hadîs
belleyen bir kimsenin sonra o hadîsi rivayet edip, edemiyeceği ihtilaflı bir
mes'eledir.»
Serât kelimesi
bâzılarına göre zengin mânasına gelen serî'nin,.cem'idir. imam Sîbeveyh bu
kelimenin cemi' değil ism-i cemi' olduğunu söylemişdir. Bâzıları mezkûr
kelimenin «İleri gelir.» mânâsında kullanıldığını söylerler.
Babımızın Mahmud b.
Rabî' hadîsinde zikri geçen Ceşîşe'den murâd, bulgurdan yapılan bir nevi'
yemekdir. Bu yemeği yapmak için evvelâ bulgur kaynatılarak kurutulur; sonra
öğütülerek ondan yemek yapılmış.